Charles Bukowski "Ekmek Arası"

Tüm kitapları içinde şüphesiz en sevdiğim ve en fazla sayıda okuduğum kitabıdır Ekmek Arası. Okurken altını çizdiklerim:

* Camel sigarası sihirliydi.

* Belki de dedikleri gibi "kaçık" tım biraz. Ama içimde gerçek bir şeyler olduğuna dair bir duygu besliyordum. Sertleşmiş boktu içimdeki belki, ama onlarda o da yoktu.

* Benden nefret etmeyi sürdürmelerine rağmen nefretin daha iyi bir türüydü bu, benden neden nefret ettiklerinden emin değildiler sanki.

* İnsan yok, hiç bir şey yok.

* Güneşin bile babama ait olduğunu, onun evinin üstüne parladığı için benim güneşe hakkım olmadığını hissediyordum. Güllerinden farksızdım, ona ait olan bir şeydim.

* Annemin bir deliği, babamın ise sıvı püskürten bir kamışı vardı. Nasıl oluyor da böyle şeylere sahip olup her şey normalmiş gibi davranabiliyorlardı, havadan sudan konuşurken arada bu işi yapıp kimseye anlatmıyorlardı. Babamın sıvısından olduğumu düşündükçe kusacak gibi oluyordum.

* Dünya dışardaydı ve her şeye kayıtsızdı ama önemi yoktu. Milyonlarca insan vardı dışarda, köpekler, kediler, sincaplar, binalar, sokaklar, ama önemsizdi. Sadece bir baba, ustura kayışı, banyo ve ben vardım.

* Banyodan çıktığını duydum. Banyonun kapısını kapattı. Duvarlar harikuladeydi, küvet harikuladeydi, lavabo ve duş perdeleri, hatta tuvalet bile harikuladeydi. Babam gitmişti.

* İstedikleri buydu demek: yalanlar. Harikulade yalanlar.

* Yapmam gerekeni yapma cesaretinden yoksun olduğumu bilmek çok kötü bir duyguydu.

* Biz böyleydik, başka türlü olmak istemiyorduk.

* Herkes iyi olabilirdi, iyi biri olmak cesaret gerektirmiyordu.

* Kötüysen kötü rolü yapman gerekmez, kötüsündür. Kötü biri olmak hoşuma gidiyordu. İyi olmaya çalışmak hasta ediyordu beni.

* Biri bana çirkin olduğumu söyledikten sonra gölgeyi güneşe, karanlığı ışığa yeğler olmuştum.

* Bu içki denen şey cerrahlara yaramıyordu belki ama cerrah olmak isteyen biri kafadan biraz noksandı zaten.

* Bazıları gerçekten yaşar.

* Bir boktan çıkıp başka bir boka giriyoruz sürekli.

* O kadar yaşlanmıştı ki ölmesinin bir anlamı kalmamıştı.

* Başka birine güvenmekte hesap yoktu. İş yoktu insanlarda.

* Kelebeklerin ve arıların arzuladığı bir çiçek olmak varken, sinekleri cezbeden bir bok parçasıydım. Yalnız yaşamak istiyordum, yalnız olunca daha iyi hissediyordum kendimi, daha temiz, ama onlardan kurtulacak kadar zeki değildim.

* Yaralarım ve çıbanlarım yasaya karşı değillerdi.

* Beni arzulamalarını arzuladım.

* İlgi duymuyordum. Hiçbir şeye ilgi duymuyordum. Nasıl kaçabileceğime dair hiçbir fikrim yoktu. Diğerleri yaşamdan tat alıyorlardı hiç olmazsa. Benim anlamadığım bir şeyi anlamışlardı sanki. Bende bir eksiklik vardı belki de. Mümkündü. Sık sık aşağılık duygusuna kapılırdım. onlardan uzak olmak istiyordum. Gidecek yerim yoktu ama. İntihar? Tanrım, çaba gerektiriyordu. Beş yıl uyumak istiyordum ama izin vermezlerdi.

* Herkes sisteme uyup içine girebileceği bir kalıp bulmak zorundaydı.

* Sarhoş olmayı hep sevmeye karar verdim. Sıradanlığı alıp götürüyordu, sıradanlıktan yeterince sık uzaklaşabilirsen sıradan olmazdın belki.

* Harikulade hiçlerdi hepsi.

* İnsanın kendini sonsuza dek sersem ve yararsız hissetmesini engelleyen tek şeydi içki.

* Ve hiç birşey ilginç değildi.

 

* At boku kadar can sıkıcıydılar.

* Aynı bok çukurunun içindeydik hepimiz. Kaçış yoktu...Zamanı geldiğinde sifonumuz çekilecekti.
 

CHARLES BUKOWSKI "EKMEK ARASI"

Charles Bukowski nin en iyi romanlarındandır. Yazar 1920 den doğuşundan başlayarak çocukluğuna ailesine ve lise yıllarına dair anılarını yazar. Burda bir kaç bölümü yazıyorum. Charles Bukowski 1994' de öldü.


BÖLÜM 42.

Önümde uzanan yolu görebiliyordum. Yoksuldum ve yoksul kalacaktım. Para değildi özellikle istediğim. Bilmiyordum ne istediğimi. Hayır bilmiyordum. Saklanabileceğim, saklanıp bir şey yapmak zorunda kalmayacağım bir yer istiyordum. Bir şey olma düşüncesi beni korkutmakla kalmıyor, hasta ediyordu. Avukat, danışman, mühendis veya benzer bir şey olmayı düşünmek bile olanaksızdı benim için. ... Bu tür şeylere katlanmak için mi dünyaya geliyorduk? Bulaşıkçılık yapmayı, akşamları küçük odamda içki içip sızmayı yeğlerdim.

***

Ben zengin çocuklarının patinaj çekerek parlak renkli elbiseler giymiş kızları götürmelerini izlerken, o (bukowskinin babası) beni onların elit havası belki bana da bulaşır düşüncesiyle yollamıştı beni o liseye. Yoksulların genellikle yoksul kaldıklarını öğrenmiştim oysa. Zenginlerin yoksullardan gelen pis kokuyu aldıklarını, bunu biraz da eğlenceli bulmayı öğrendiklerini. Gülmek zorundaydılar, çok korkunç olurdu yoksa. Bu şekilde davranmayı öğrenmişlerdi. Asırların deneyimine sahiptiler.

Kahkahalar atan çocukların parlak arabalarına bindikleri için asla affetmeyeceğim o kızları. Ellerinde değildi tabii ki, ama yine de belki diye düşünüyor insan... Ama hayır belkiler falan yoktu. Varlıklı olmak zafer demekti ve zafer tek gerçekti.

Hangi kadın bulaşıkçıyla yaşamayı seçer?

Lise yaşantım boyunca ilerde ne olacağımı düşünmeye çalıştım. Bu düşünceleri geciktirmek daha cazipti.

Mezuniyet balosu gelip çatmıştı. Kızların jimnastik salonunda yapılıyordu, canlı müzik, gerçek bir orkestra. Neden yapmıştım bilmiyorum ama yürüdüm o gece oraya, evden 5 kilometre. Karanlıkta dışarda durup demir parmaklıklı pencereden içeri baktım ve şaştım kaldım. Kızlar büyümüşlerdi sanki, gösterişli ve hoştular, uzun tuvaletlerin içinde harikulade görünüyorlardı. Tanıyamamıştım onları neredeyse. Smokin giymiş çocuklar da iyi görünüyor, kollarının arasındaki kızlarla dimdik dans edip yüzlerini kızların saçlarına değdiriyorlardı. Çok güzel dans ediyorlardı. Müzik yüksek, net güzel ve güçlüydü.

Onlara bakan görüntümün camdaki yansımasını yakaladım birden - yüzümde çıbanlar ve yaralar, üstümde buruşuk bir gömlek. Işığın cazibesine kapılıp içeri bakan vahşi bir hayvanı andırıyordum. Neden gelmiştim? Kendimi iyi hissetmiyordum. Ama sürdürdüm içeri bakmayı. Dans sona erdi. Bir boşluk olmuştu Doğa ve medeniydiler, bu şekilde konuşup dans etmeyi nereden öğrenmişlerdi? Ben yapamıyordum. Herkes benim bilmediğim bir şeyler biliyordu. Kızlar o kadar güzel, erkekler o kadar yakışıklı görünüyordu ki, o kızlardan birinin yüzüne bakmak bile beni korkuturdu, yanak yanağa olmayı hayal bile edemezdim. O kızlardan biriyle gözlerine bakarak dans etmek beni aşardı.

Ama gördüklerimin göründüğü kadar basit ve hoş olmadığını biliyordum. Bütün bunlar için ödenen bir bedel, kolaylıkla inanılabilir bir yapaylık vardı. Çıkmaz sokağa atılan ilk adım olabilirdi bu. Orkestra çalmaya başladı. Önce altın sarısı, sonra kırmızı, mavi, yeşil ve tekrar altın gölgeler saçan ışıklar dönmeye başladı.

Sonra tahammül edilemez oldu benim için, nefret ettim onlardan. Güzelliklerinden, sorunsuz gençliklerinden nefret ettim. Sihirli ışıkların altında birbirlerine sarılmış dans ederken kendilerini çok iyi hisseden bu, geçici olarak şanslı, zedelenmemmiş küçük çocukları izlerken onlardan nefret ettim çünkü henüz bende olmayan bir şeye sahiptiler ve kendi kendime sürekli "bir gün ben de sizin kadar mutlu olacağım göreceksiniz" diyordum.

Sonra bir ses duydum arkamda.

"Hey ne yapıyorsun!"

Elinde bir el feneri ile yaşlı bir adam duruyordu karşımda. Kafası bir kurbağa kafasını andırıyordu.

"Dansı izliyorum."

El fenerini burnunun altına kaldırdı. Gözleri iri ve yuvarlaktı, ay ışığında bir kedi gözleri gibi parlıyordu.

"defol git buradan!"

El fenerini üstümde gezdirdi.

"Kimsin sen" diye sordum

"gece bekçisiyim. polis çağırmadan burdan defol!"

"Neden? mezunların balosu bu ve ben mezunlardan biriyim."

El fenerini yüzüme tuttu. Orkestra "koyu mor" adlı parçayı çalıyordu.

"S..tir!" dedi. "en az yirmi iki yaşındasın sen!"

"yıllıkta resmim var, 1939 mezunu, henry chinaski* (bukowski gerçek ismi olan "charles" ve soy ismi olan "bukowski" yi birleştirerek "chinaski" diye takma isimle kendini adlandırdı bu romanda)"

"neden dans edenlerin arasında değilsin?"

"boş ver. eve gidiyorum."

"öyle yap"

Uzaklaştım. Yürüyordum. El fenerinin ışığı yolumu aydınlattı, beni izliyordu. Kampüsü terk ettim. Sıcak ve hoş bir akşamdı, hatta biraz fazla sıcak. Bİr kaç ateş böceği gördüğümü sandım ama emin olamadım.

BÖLÜM 50

Üniversitede herkes beden eğitimine aynı saate giriyodu. Dazlak'ın dolabı benimkiyle aynı sırada, dört beş dolap ilerdeydi. Dolabıma herkesten önce gittim. Dazlak ile ortak bir problemimiz vardı. Bacaklarımıza battığı için yün pantolon giymekten nefret ediyorduk, ama ailelerimiz çok seviyordu yün pantolon giymemizi. Problemi halletmiş, sırrımı Dazlak' a açıklayıp onu da kurtarmıştım. Yün pantolonun içine pijama giymek yeterliydi.

Dolabımı açıp soyundum. Pantolonumu ve pijamamı çıkardım. Pijamayı dolabın üstüne gizledim.Eşofmanımı giydim. Diğerleri yavaş yavaş gelmeye başlamışlardı.

Dazlak ile müthiş pijama öykülerimiz vardı ama en iyisi Dazlak'ınkiydi. Bir gece kız arkadaşı ile çıkıp dansa gitmişler. İki dans arasında kız Dazlak'a "bu ne?" diye sormuş.

"Ne ne?"

"Pantolonunun paçasından bir şey sarkıyor."

"Ne?"

"Aman Allahım! Pantolonunun altına pijamanı giymişsin!"

"Ne? Aa.. Unutmuş olmalıyım.."

"Hemen gidiyorum burdan!"

Bir daha çıkmamıştı kız onunla.

Çocuklar soyunup eşofmanlarını giyiyorlardı. Sonra Dazlak girdi içeri, gidip dolabını açtı.

"Nasılsın koç?" diye sordum ona.

"Oo selam hank!"

"Sabahın yedisinde ingilizce dersim var. Günü çok iyi başlatıyor. Yalnız adını değiştirip müzik eğitimi koymalılar"

"ha evet hamilton. anlattılar, he he he..."

Yanına gittim.

Kemerini çözmüştü. Uzanıp pantolonunu indirdim. Altına yeşil çizgili bir pijama giymişti. Pantolonunu çekmeye çabaladı ama ondan daha güçlüydüm.

"Hey Arkadaşlar, bakın!! aman Allah'ım okula pijamalarını giyen biri!!"

Mücadele ediyordu Dazlak. Kıpkırmızıydı yüzü. Birkaç kişi gelip baktılar. Sonra en kötüsünü yaptım. Pijamasını indirdim.

"Şuraya bakın! zavallı sadece kel değil çükü de yok neredeyse! bir kadının karşısında ne yapacak garibim?!"

Yanımızda duran iri bi oğlan "chinaski bokun tekisin" dedi bana

"evet" diye onayladılar etraftakiler. "evet.. evet.." diye sesler geldi kulağıma.

Dazlak pantolonunu çekti. Ağlıyordu. Çocuklara baktı. "öyleyse" dedi. "chinaski de pijama giyer beni bu işe başlatan o! dolabına bakın dolabına!"

Dazlak koşup kapağını hışımla açtı. Dolabımı boşalttı. Pijama yoktu...

***

Avrupada savaş ilerlemişti. Savaş. Kimi savunacaktım? Başkasını... S..inde bile olmadığım başka birini. Savaşta ölmek savaşların çıkmasını engellemiyordu.

***



Son bölüm

Barda küçük bir radyo vardı. Popüler şarkılardan birini çalıyordu. Şarkının ortasında kesinti oldu. Spiker girdi araya. "şimdi gelen bir habere göre japonlar Pearl Harbor'u bombaladılar. Tekrar ediyorum: Japonlar az önce Pearl Harbor'u bombaladılar. Tüm askeri personelin birliklerine dönmesi istenmiştir.

Birbirimize bakıyorduk, kavrayamamıştık henüz,

"evet" dedi Becker (deniz askeri arkadaşı) "gitmem gerek"
"Biranı bitir " dedim ona

"Birliğime kadar otobüsle eşlik eder misin?"
"bu mümkün değil " dedim.

...

Becker içkisini aldı, dipledi.
"sana daha önce söylemedim" dedi "öksüzüm ben"
"allah kahretsin" dedim
"hiç olmazsa terminale kadar gel benle"
"olur"

...

Becker bilet kuyruğuna girmişti. Askerlerden birinin yanında sevgilisi vardı. Kız konuşuyor ağlıyor, sarılıp askeri öpüyordu. Zavallı Becker, benden başka kimsesi yoktu. Kenara çekilmiştim. Bekliyordum.

Becker biletini aldı en sonunda.
"bana bir öğüdün var mı?" diye sordu
"hayır"

Sıradakiler otobüse binmeye başlamışlardı. Kız ağlıyor askerine çabuk ve alçak sesle bir şeyler söylüyordu.

Becker otobüsün kapısındaydı. Omzuna bir yumruk kondurdum.

"Tanıdıklarım içinde en iyisi sensin" dedim
"Saol Hank..."
"Güle Güle..."


Bukowski ana sayfasına dön!