FACTOTUM



Yönetmen: Bent Hamer
Oyuncular: Matt Dillon, Lili Taylor, Fisher Stevens, Marisa Tomei
ABD - Norveç, 2005

2004 İstanbul Film Festivali’nde gösterilen Salmer Fra Kjøkkenet / Mutfak Hikâyeleri’ nin yönetmeni Bent Hamer ve birçok Jim Jarmusch filminin yapımcılığını üstlenen senaryo yazarı Jim Stark’tan eğlenceli, dokunaklı ve şiirsel bir film. Kült yazar Charles Bukowski’nin 1975 yılında yazdığı aynı adlı romandan uyarlanan ve 2005 Cannes Film Festivali’nin “Yönetmenlerin on beş günü” bölümünde gösterilen Factotum, “amerikan rüyası” nın her parçasını reddederek de olsa hayatı dibine kadar yaşamaya kararlı bir adamın öyküsü.

Henry “hank” Chinaski, fabrikalarda, depolarda çalışarak hayatını sürdürmeye çalışır. Tek derdi, hayatta en sevdiği şeyleri yapmaktır; yani içmek, at yarışı oynamak, kendisi gibi amaçsız kadınlarla yatıp kalkmak ve en önemlisi, kimsenin yayınlamak istemediği kısa öyküler yazmak. tipik bir günü, öğlenleri bira, geceleri viski ve sabahları kusmadan ibarettir. Hiçbir işte tutunamaz, dökük, pespaye evlerde kalır, bir barda tanıştığı Jan’e takılır, ondan ayrılır, birkaç anlamsız iş macerasından sonra bu kez Laura ile tanışır, ama bu da sürmez. çizgisel ve düz bir anlatımdan ziyade kısa anekdotlardan oluşan Factotum, hayatının bir şiir gibi olması için her şeyini tehlikeye atmaktan çekinmeyen bir yazarın karamsarca komik, arada sırada melankolik öyküsüdür. belki de bu adamı en iyi anlatan, yine Bukowski’nin kendi sözleri: “bazıları asla delirip kendini kaybetmez. kimbilir bu insanların ne korkunç hayatları vardır!”

Yukarıdaki açıklama İKSV’den alınmıştır.

Filmi, 30 Eylül 2005 Cuma akşamı saat 19.00’da Emek Sineması’nda “Film Ekimi” kapsamında izledim.

Bar Fly dan ne kadar hazetmediysem Factotum’u o kadar çok sevdim. Matt Dillon çok iyi iş çıkarmış bu kesin. Lili Taylor’u yani filmdeki rolüyle “Jan” i hep sevmişimdir. I Shot Andy Warhol’da sevmiştim en çok. Marisa Tomei’yi de farklı bir rolde izlemek de keyifliydi (Laura).

Her şeyden önce Matt Dillon da “Henry Chinaski” yi “Hank” i, “Bukowski” yi gördüm.
Bukowski hali, tavrı vardı hep Matt Dillon’da. Ses tonu, vurgusu, ağır aksak konuşması hep hep aynıydı.

Bukowski’nin kendini anlattığı “Born into this” i gördükten sonra ister istemez kıyaslama yapabiliyorum. Kesinlikle çok iyi idi. Oyunculuk bi yana film de çok keyifli ve eğelenceliydi. Özellikle Chinaski’nin turşu fabrikasında çalışırken patronunun O’nu bir yazarla tanıştırdığında verdiği tepki, karşılıklı tüttürülen purolar…

Babasıyla olan diyalog, Jan’e olan aşkı, elbette ki hipodromda geçirilen saatler. Film iyiydi. Evet ziyadesiyle memnun kaldım.

Bukowski’yi sevdiğim kadar kimseyi sevmedim ve sevmem de mümkün değil.